Bugün 17 Ağustos..Marmara Depremi’nin tam 20’nci yıldönümü

17 Ağustos 1999’daki acı depremin bugün 20’nci yıldönümü… Merkez üssü Kocaeli Gölcük olan ve 03.02’de gerçekleşen deprem, yaklaşık olarak 45 saniye sürdü, şiddeti ise 7.4’tü. Bunun sonucunda resmi rakamlara göre, 17 bin 840 kişi yaşamını yitirdi, 48 bin 901 yurttaş yaralandı. Yakın tarihinin ‘en büyük felaketi’ olarak nitelendirilen depremde can kayıpların çoğunluğunun nedeni, binalarda eksik malzeme kullanımıydı. Öyle ki toplam 365 bin bina hasar gördü. Bunların 112 bin 735’i ‘yıkık- ağır’, 124 bin 131’i ‘orta’, 128 bin 42’si ise ‘az hasarlı’ olarak tanımlandı. Peki, ‘en uzun 45 saniye’ye tanık olanlar bugün ne düşünüyor?

Koçak, “O anlara geri dönmek için burada yaşayan hiç kimsenin bir tarih veya güne ihtiyacı yok” diye ekliyor: “Çok büyük bir yıkım yaşadık. Bu durumu bizim için felakete çeviren şey deprem değildi. Biz bir yerde cehaletin altında kaldık. Halen bilimden uzak yapılan her iş bizi yeni bir enkaza doğru götürmeye devam ediyor.”

Koçak’a, ‘o gece neler yaşandı’ diye soruyorum. Başlıyor anlatmaya: “Sanki tanklar, dozerler binanın altına girmişler, orayı kazıyorlarmış gibi bir uğultuyla uyandım. Aradan 20 yıl geçmesine rağmen o sesi halen nasıl tabir edeceğimi bilmiyorum. O zamana kadar bizlere birileri hep deprem anında kapı kirişlerinin, kolonların altına girmemizi söylediler. O panik anında ben de o yanlış öğretilen şeyi yaparak kapı kirişinin altına saklandım. Denetleyen en üst mekanizmanın devlet olması gerekiyordu ancak böyle işleyen bir mekanizma olmadığı için de binaların hepsi tepemize çöktü.”

Koçak, binanın depreme 10-15 saniye dayanabildiğini dile getiriyor: “Ölüm sessizliği denen şeyi duydum. Sessizliğin ardından gelen çığlıklar bile insanların hayatta olmalarının verdiği bir umuttu. Enkazda 3 gün kaldığım için kangren vücudumun yukarısına doğru yürüdü ve iki ayağımı da diz üstünden kestiler. Ameliyatın şokunu atlattıktan sonra kendime ‘Her şeye rağmen hayat devam ediyorsa eğer yaşayacaksın’ dedim. Yeniden iğne oyalar gibi hayatımı işlemeye başladım.”

Ufuk Koçak, “Suyun altında her şey olduğu gibi duruyor” ifadesini kullanıyor ve sözlerini şöyle sonlandırıyor: “Çay bahçesinde birlikte oturup sohbet ettiğim insanlardan birçoğu hayatta değil. ‘Sınırsız’ isimli kitabımın heykel gibi bir anıtını yaptırdım. Onu suyun altında kalan çınar ağaçlarından bir tanesine asacağım. Depremin üzerinden 20 yıl geçti. Binalar eskidi. Değişmeyen tek bir şey var: O da bu toprakların üzerindeki gerçek bir felaket olan cehalettir; çünkü halen o dönemden kalan ağır hasarlı binaların üzerine para vererek, dış cepheleri boyanarak içinde insanları barındırabiliyorlar.”

Kocaeli’de yayın yapan Astakoshaber’in Genel Yayın Yönetmeni Ergün Demir’e göre, kent merkezinde hâlâ yan yatmış şekilde duran binalar var. Demir, birçok nedenden ötürü yerel halkın deprem konusunda endişeli olduğunu aktarıyor ve şunları ifade ediyor:

“1999’dan bugüne bilinçli şekilde gelinmedi. Üstelik bu sadece yapılaşma konusunda da değil… Kent meydanları oluşturma da dâhil planlı ve programlı politika izlenmedi. Burada gördüğün yeşil alana, binayı yap anlayışı hâkim. Çok yüksek katlı binalar yapılıyor. Şimdi günümüz teknolojiyle bu elbette riskli anlamına gelmez ama şöyle bir durum var: Müteahhitlere yerine göre, 3 ya da 4 kat izin veriyorlar. Ancak şu an benim karşımda yeni yapılan binalar var, bunlar 15 katlı. Üstelik yeşil alana yapıldı. Tabii deprem toplanla alanları oluşturalım gibi bilinçlenme de yok. Kentin birçok yerinde insanların kaygıları var. İşte bir bina görünce, ‘Deprem olsa bu bina ayakta kalmaz’ diyorlar. Yan yatmış binalar hâlâ duruyor. Üstelik kent merkezinde, gözle görülür halde, bir de içinde insanlar var. Adliye’nin orası mesela…”

TMMOB Makina Mühendisleri Odası Kocaeli Şubesi Başkanı Murat Kürekçi, bölgede riskli yapılaşmanın sürdüğü görüşünde. Kürekçi, İmar Barışı’yla tablonun daha da vahim bir hâl aldığına dikkat çekiyor: “Hükümetlerin çıkarttıkları kanunlar, gerekse belediyelerin imar durumları ile ilgili çıkarttıkları yeni durumlar depremi biraz daha unuttuğunu da işaret ediyor. Özellikle son dönemde çıkan İmar Barışı meselesi aslında hiçbir mühendislik ve bilimsel zemini olmadan Hazine’nin ihtiyaç duyduğu parayı elde etmenin yöntemlerinden biri olarak görüldü. Bu durum özellikle de karşılaşılacak İstanbul depremi ile birlikte önlem almamanın adeta gerekçesi haline dönüştürülmüş oldu. Açıkçası depremi unutturmak istemiyoruz desek bile özellikle kamu depremi unutmuş görünüyor.”

Jurnalci.com