Buzul Alfabesi

Bilirsiniz ki dağlar, ne kadar yüksek ve erişilmezse o denli de soğuk ve gizemlidir. Tepelerine sürekli kar yağar. Zamanla eriyemeyen bu karların üzerine yenileri yağdıkça altta kalan katmanlar sıkışır ve giderek buza döner. Buz, bulunduğu yerin şeklini alan suyun donmuş hali olduğundan tepelerden aşağılara doğru eğimli vadilerde vadi tabanını kaplayan “Buzul”lara dönüşür.

Eğimli vadileri dolduran buzullar, sürekli üzerlerine yağan yoğun karın basıncı ve ağırlığıyla aşağılara doğru kayarlar. Ancak bu devasa kitlenin kayması, salyangozun yürümesi gibi hissedilemeyecek kadar yavaş; ama durmadan, inatla ve sürekli olacaktır. Bu şekilde yüzlerce-binlerce metre uzunluğunda akan buzullar meydana gelir. Buzullar akarken, vadi tabanları ve yamaçlarındaki taş ve kayaları sürtünme güçleriyle koparıp kendine yapıştırır ve birlikte sürüklerler. Bu arada acımasızca üzerinde yerleştiği vadiyi, o taştan ve kayadan tırnaklarıyla kanatırcasına yaralarlar. Böylece bir yandan acı verirken diğer yandan da o vadi taban ve yamaçlarına kendi “Buzul alfabeleri” ile anılarını yazarlar.

Aslında bu bir doğa olayıdır. Doğanın kurallarına göre son derece olağandır. İşte garip olan bu doğa olayının aynısını benim beynimde yaşıyor olmamdır!… Dünya ile kıyaslandığında beynimin derin vadilerinde de buzullar oluşacak kadar süreç yaşamış durumdayım. O buzullar, şimdi benim beynimde aynı acımasız davranışlarıyla bana değişik mesajlar yazıyorlar! Onların şifrelerini çözdüğüm için artık çok kolay anlaşabiliyoruz.

Örneğin; yıllardır adına “Öğrenme” denen olayın nasıl olduğunu beynimin kıvrımları arasına yazıyorlar! Eğer buzulların yazı yazabildiğini ve buzul alfabesini bilmiyorsanız, buzulun altındaki yazıları, ne kadar canınız yansa da onları itekleyip görmeniz gerektiğini de bilmezsiniz! Ben bilmenin, öğrenmenin ne kadar acıtıcı ve zor olduğunu anlıyorum bu sayede…

Sonra buzul, tüm öğrendiklerimizin toplamına “Deneyim” dendiğini, bunların dışında yaşadığın sürece ait birikmiş “Anılar” olacağını ve bunların “Gün yüzüne çıkarılması” gerektiğini de yazıyor. Buzul yazmaktan, ben okumaktan bıkmıyorum; ama canım acıyor!

Nasıl ki sevgi paylaştıkça artıyorsa “Bilgi” de paylaşılmalı diye düşünürüm. Tek başına bildiğin bir şeyin kimseye bir yararı olmayacaktır. O zaman içinde yaşadığın topluma bir yararın olabilmesi adına beynindekileri gün ışığına çıkarmak zorundasın!

Ancak bu herkesin kolaylıkla yapabileceği bir olay değildir. Önce beyninin belli bir “birikimi” olmalı, bunları “anlayabilme ve yorumlayabilme yeteneği” bulunmalı, sonra da en özlü şekilde başkalarının kolayca anlayabileceği bir formda “aktarabilme becerisi” gerektirir!…

Bu düşüncenin eyleme dökülmesine “Sanat”, bunu yapana da “Sanatçı” diyorum ben!… Beyinde yoğunlaşan duygular, üç-beş çizgiyle, birkaç fırça darbesiyle, şekil verilmiş bir nesneyle, yazıyla ya da şiirle, müzikle; herkesin kendine özgü bir aktarma yöntemiyle anlatılabilir. Önemli olan beyindeki birikimleri ışığa çıkarabilmektir.

Yıllardır bu duygularla yaşamaktayım. Üniversiteden beri okunabilecek düzeyde çok sayıda şiirle, daha sonra kısa anılarla, şimdilerde de düz yazılarla içimi kâğıda dökmekteyim. Yıllardır özümsediğim anılar, bilgiler, yaşanmışlıklar, deneyimler beynimde kaynayıp durmaktalar. Buzullar ha bire yeni yazılar yazıyor, ben de canım yanarak okuyorum yine…

Önümüze bakınca yaşadığımız yaşayacağımızdan daha kısa… Bu nedenle kalan zamanı iyi değerlendirmek zorundayız. Bu birikimler ve deneyimler öylece buzulların altında gömülü kalacak mı, yoksa açığa çıkarıp herkesin görmesi sağlanmalı mı? Cesaretimi sınıyorum. Ama bir karar veremiyorum. Dostların yardımına gereksinmem var.

Ne dersiniz?

Becerebilir miyim?