Doğan Özdemir – Senin oyun benim oyumu döver mi?

Senin oyun benim oyumu döver mi?

Bir zamanlar şarkıcı bir hanımın söylediği “dağdaki çobanla benim oyum aynı değerde mi?” sözü uzun zaman tartışılmıştı. Merak edenlerin internetten bulabilecekleri gibi, bu güne göre daha özgür sayılabilecek bir basın ortamında bu cümle akla gelmeyecek anlamlar verilerek yer almıştı.

Avrupa ülkelerinin çoğundan önce ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından kadınlarımıza politik hakları verilmişti. Türk kadınına 1930’da belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı, 1933’de köy muhtarı ve ihtiyar heyeti seçimlerine katılma ve 5 Aralık 1934’te parlamentoya katılma hakkı kazanmışlardı.

Evet; parlamenter demokrasilerde büyük önem taşıyan “seçme ve seçilme hakkı” sonuçta o ülkenin vatandaşlarının oylarıyla gerçekleşir. Her birey bir “seçmen”dir ve her seçmenin “bir oy” hakkı vardır. Yani sayısal olarak her oy eşittir.

Peki, sadece sandık kurularak yapılan seçimler gerçekten kalite yönünden eşit oylarla mı olmaktadır? Toplumun kültürel, ekonomik, coğrafik birçok özelliği olduğuna göre ve toplum da böyle bireylerden oluştuğuna göre tüm oyların aynı kalitede olduğu savunulabilir mi?

Şarkıcı hanımın söylediği gibi “dağdaki çobanın oyu ile üniversitedeki profesörün oyu” aynı mı olacaktır? Ya da her okuyan gerçekten çağdaş bilgiyle donatılmış ve gününü kavrayabilen biri mi demektir? “Hayat okulu” denen, yaşanarak öğrenilen doğruların, çoğunun okullarda öğretilmediği gerçek değil midir?

Yani bu kavram çok karmaşık eleştirilere ve yorumlara açıktır. Birilerine şirin görünmek için ne cahilleri göklere çıkarmanın, ne de kültür düşmanlığı yapmanın fazla getirisi yoktur. Önemli olanın günün gerçeklerini ülke ve dünya düzeyinde kavrayabilecek kadar bilgi sahibi olabilmektir.

Ne okumuş koca koca adamlar(!) görüyoruz ki “en çok okuyandan korkarım; hele üniversite okuyanlar tüylerimi diken diken eder” türü sözler söyleyebilirken, hiç ummadığın sessiz, önüne bakan biri, senin iki saatte anlatamadığını “efendi aslında şöyle değil mi?” diye üç beş kelimeyle özetleyiverir.

Bilirsiniz Nasreddin Hoca da Timur’a eşeğe okuma öğretme sözü vermişti! Ne her okuyan âlim; ne okuyamamış olan kör cahil sayılabilir. Sadece çevresinde olanları izleyebilenler, merak edip kafa yoranlar çoğu okuyandan daha iyi yorumlar yapabilmektedir.

Oyların eşitliği sorusuna gelince; evet, matematiksel olarak eşittir. Değer olarak eşit olmasını sağlamaya çalışmak da öncelikle aydın, çağdaş, kültüre önem veren devletin ve onun sorumlu vatandaşlarının asıl görevi olmalıdır. Böylece aradaki fark gittikçe kapanacak, oy kalitesi de kültürle birlikte artacaktır.

Bunu kim ister? Sadece çağdaşlığı ve kültürü benimseyen sistemler ister. Halkını eşit vatandaşlar haline getirmek isteyen siyasetler ister.

Kim istemez sorusunun yanıtı ise açıktır; halkı kendi kölesi olarak tutmak isteyen baskıcı yönetimler istemez! Kılıfları da, din ve etnik kökenleri siyasete malzeme yaparak önce halkı ayrıştırmak, korku imparatorluğu yaratarak baskılamak ve onları sadece kendilerinin kurtarabileceğine inandırmaktır. Yani hem Peygamber olurlar, hem de Allah!

O zaman bizlere düşen nedir? Çağdaş bir eğitim ve öğretim ortamı yaratmak, özgür düşüncenin önünü açmak, her bireyi düşünen, yorumlayan, yargılayan ve en doğru kararı alabilen örgütlü bir toplumun vatandaşı yapmak olmalıdır.

Hiçbir şeye ve kişiye beynini teslim etmeyen, doğruyu yanlışı anlayıp yorumlayabilen bireyler yaratmak zorundayız. Özgür beyinler özgür bireyleri doğuracağından bu düzeye gelenlerin seçimleri de daha doğru olacaktır. Ancak o zaman halkın önüne sandık konarak uygulanan adına demokrasi denen rejim anlam kazanabilecektir.

Korkmayın; düşünün! Düşünürken beyin hücreleriniz acımaz, canınız yanmaz. Bu da benden olsun!