HDP’den Erdoğan’a çağrı: Gelin masaya oturalım

HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli, partisinin grup toplantısında, güncel gelişmeleri değerlendirdi.

HDP Basın Bürosu’nun medya kuruluşlarına gönderdiği metne göre; Temelli“Şimdi bir kez daha dile getiriyoruz. Ya bir masaya oturacaksınız muhatabıyla, ya savaşa devam edeceksiniz. Bu iktidarın tercihi savaştır. Biz de onlara masa mesafesini öneriyoruz. Gelin bu masaya oturun. Biz katkı vermeye hazırız. Geçmişte olduğu gibi yine katkı vermeye hazırız. Muhatabı bellidir. Bu muhatabı yok sayarak başka muhataplar arayarak çözüm üretemezsiniz” dedi.

Temelli grup toplantısında şunları söyledi:

“Geçen hafta boyunca Amed’de, Van’da, Hakkari’de, Gever’de, Silvan’da, Lice’de ve Urfa’daydık. Hem il-ilçe kongrelerine katıldık hem de halkımızı ziyaret ettik. Size onların coşkusunu, direncini, mücadele kararlılığını ve selamlarını getirdim.

Halkımız hummalı bir çalışma içinde. Herkes süpürge üretiyor. Biliyorsunuz çok yakında bu kayyumları bu coğrafyadan süpürüp atacağız. Ama bununla kalmayacağını fark edenler birbirlerine düştüler. Önce yerel yönetimlerde, sonra merkezi yönetimlerde hepsini süpürüp atacağız. Bunları faşizmin çöplüğüne süpürüp atacağız. Az kaldı, çok yakında. İttifak dedikleri pazarlıktı. Biz söylemiştik, halktan kopuk yapacağınız pazarlıkların sonucu budur.

Geldiğiniz nokta budur, pazarlıklarla bu halkın sorunlarına çözüm üretemezsiniz. Bu halkın sorunlarına çözüm üretmek için halkın içinde olacaksınız, onlarla omuz omuza olacaksınız. O zaman Türkiye’ye barış da gelir, demokrasi de gelir. Türkiye’ye barış da gelecek, demokrasi de gelecek ve HDP’yle gelecek.

Biz Amed’e gittiğimizde Amed’de ilk karşılaştığımız şey AKP’nin seçim kampanyası oldu. Biliyorsunuz, AKP Kürt illerinde seçim kampanyasını valilerle, savcılarla, kaymakamlarla, güvenlik güçleriyle yürütüyor. Biz de gittiğimizde 130 arkadaşımızın gözaltı operasyonu ile karşılaştık. Gözaltına alınanlardan 30’a yakını tutuklandı. Bir suçları olduğundan değil; HDP’li olup 24 Haziran seçim çalışması yürüttükleri için tutuklandılar. AKP’nin kampanyası böyle sürüyor. Bu zihniyetle halka yaklaştığı için de cevabını yerel seçimlerde alacak.

Hani gitmiş demiş ya Diyarbakır Stadını açarken “burada umduğumuzu bulamadık.” Orada umduğunu hiçbir zaman bulamayacaksın. Yerel seçimlerde 24 Haziran’daki işi tamamına erdireceğiz, umduğunu bulamayacaksın. Bu stad biliyorsunuz ikinci kez açıldı, herhalde yerel seçimlere kadar 3 kere daha açacak.

Kendi kendine gidiyor stad açıyor, orada Diyarbakırlı yok. Kendi kendine topa vuruyor. Futbolun bir tarafı da hile, şike ile anılır. O tarz futbolcu geleneğini sandıklara da taşımak istiyor. Hileyle, şaibeyle yerel seçimleri alacağını sanıyor. Yanılacağını nasıl Amedspor sahalarda gösteriyorsa, biz de sandıklarda göstereceğiz.

Amed’de bir akşam sokaklara çıkanlar baktılar kent abluka altında. Ne oluyor, yarın Cumhurbaşkanı geliyor. Böyle geleceksen gelme, bu kadar korkuyorsan gelme. Nasıl prompterdan okuyorsun oraya da sinevizyonla git. Sen korkuyorsun diye neden bu şehir abluka altına alınıyor. Ama bunlar kayyumcu olduğu kadar ablukacı da. Lice’ye gidiyorsunuz, Bitlis’e gidiyorsunuz abluka var. Nereye gitseniz ya abluka ya kayyum var.

Bu halk bunu hak etmediği için de yanıtı çok güçlü oluyor. 40 yıldır bu yanıtı vermeye devam ediyor, 40 yıl da geçse devam edecek. Ne baş eğecek ne diz çökecek. Barış ve demokrasi mücadelesinde ayağımız zerre kadar sürtmeyecek.

O denli çaresizliğe sürüklenmişler ki kayyum politikaları da bu çürümüşlüğün en açık ifadesi. Kayyum deyince akla gelen en önemli şeylerden biri yolsuzluk. Bizim belediyelerimize müfettişler karargah kurmuşlardı. Gece gündüz bu belediyelerden çıkmamışlardı. Ama ne Sayıştay, ne İçişleri Bakanlığı müfettişleri tek kuruş yolsuzluk buldu. Buna karşılık kendi atadıkları kayyumlardan 9’u görevden alındı hem de yolsuzluk nedeniyle.

 En son Silopi Belediyesi’ndeki yolsuzluğa bakın. 1 milyon liralık arsa 26 bin liraya AKP üyesinin ağabeyine, 500 bin liralık arsa 11 bin 500 liraya AKP İlçe Başkanı’nın ablasına, 250 bin TL’lik arsayı 6 bin liraya vermişler. Belgeleri burada, raporlar burada. Yolsuzluk belgelenmiş durumda. Böyle bir tane belge çıkarsınlar bizimle ilgili. Bizim belediyelerle ilgili bir tane böyle belge çıkarsınlar. Ne var, iftira var.

Van’a gittiğimizde Sevgili Bekir Kaya’nın duruşmasına katıldım. Savcı hangi hukuk fakültesini bitirmiş bilmiyorum. Bitirip bitirmediği de şüpheli. Diyor ki “Van Belediyesi’nde paralar çuvala doldurulmuş. Çuval çuval Kandil’e gönderilmiş.” Bu ne zenginlik, sanırsınız ki Van değil Monte Carlo. Ne parası, ne çuvalı? Yahu bir yalan yazıyorsun bari önce kendin inan. Bu okunurken savcı başını kaldıramıyor, kimsenin yüzüne bakamıyor.

Bekir Kaya duruşması aslında bütün siyasi tutsaklar için çok önemli bir duruşma. O duruşmada yargının içine düştüğü durum teşhir oluyor. Tıpkı diğer arkadaşlarımızda olduğu gibi. Bekir Kaya’ya dönük suçlamalardan biri yoksullukla mücadele etmesi. Yani yoksullukla mücadele edenler cezaevinde, yolsuzluk yapanlar kayyum. Adalet anlayışları bu. Diğer bir suç, çocuk bakım merkezleri, kadın merkezleri ve tiyatro açmak. Tüm bunlar yani insani olan her şey suç. Bekir Kaya yargılanıyor. 8 yıl 3 ay ceza aldı. İnsani yardımlardan yana tavır aldığı için ceza aldı.

Bugün Van depreminin yıl dönümü. Van çöktü, Van’ı ayağa kaldırmak için yoldaşlarımızla omuz omuza verdiği için, Bekir Kaya Van’ı ayağa kaldırdığı için cezaevinde. Arkadaşlarımız Türkiye’de demokrasi ve barışı ayağa kaldırmak için verdikleri mücadeleden dolayı cezaevindeler. Bu gerçekliği bu kürsüden her zaman dile getireceğiz. Tüm arkadaşlarımız özgür kalana kadar da bu mücadeleyi sürdüreceğiz.

Bunlar adaletsizlikte sınır tanımıyorlar. Devam ediyorlar, kaybettiklerini, yenildiklerini anladıkça devam ediyorlar. Geçen hafta 259 muhtar görevinden alındı. Hangi muhtarlar alındı, tesadüfe bakın ki gene kayyum coğrafyasında Kürt muhtarlar görevden alındı. Her yerde ayrımcılık. Saray’a çağırıyor, muhtarlara konuşuyor, kendisine biat edenleri İspanya’ya tatile gönderiyor; barış için demokrasi için direnenleri görevden alıyor. Bir iki muhtar arkadaşımızı da tutukluyorlar. İşte anlayış bu. Bu anlayış ayrımcıdır, bu anlayış nefret suçu içermektedir, bu anlayış bölücüdür. Çünkü zihinlerde yarattıkları bu bölücülüğü telafi etme imkanı yok. Ortak vatanımızda, demokratik cumhuriyeti inşa etmek için halkların arasındaki bu önyargıları kaldırmamız gerekiyor.

Biz bunu söyledikçe bunlar nefret tohumları ekiyorlar. Bunlar insanlar birbirine düşman olsun diye çabalıyorlar. Onlar bu çabada olmaya devam etsinler, biz bildiğimiz yoldan asla vazgeçmeyeceğiz. Biz acılarımızda akraba olduk. Demokratik cumhuriyet, demokratik ulusu var edene kadar da mücadelemize devam edeceğiz.

O denli ayrımcılık var ki müftülere diyor ki “Doğu’yu ve Güneydoğu’yu boş bırakmayın”. Zihniyete bak, orada imam yok mu, orada dindarlar yok mu? Var. Ama onlara bile yaklaşırken bu ayrımcılık ile yaklaşıyor. Yani onlar anadilinde ibadet etmesin. “Onların kimliklerini yok sayalım”, yani “asimilasyona devam” diyor. İşte buna karşı biz de diyoruz ki ibadetimizi de eğitimimizi de anadilimizde yapacağız, kimliklerimizle yapacağız.

Sözünüzü nerede söylediğiniz önemlidir. Sözü kıymetli kılan da budur. Moldova’ya gitmiş, Gagavuz Türkleriyle konuşuyor diyor ki “kültür ırkçılığı kötü bir şeydir”. Doğru ırkçılığın her türlüsü kötüdür. Kültür ırkçılığı da diğerleri de. Bunu orada söyleme, onlar özerk zaten. Sen bunu söyleyeceksen stad açılışından önce gel Diyarbakır’da söyle. Gel de ki “kültür ırkçılığı kötüdür.” Bunu diyebiliyor musun, yok. Gitmiş Gagavuz Türklerine söylüyor, onların böyle bir derdi yok.

Bir yere giderken çiçek ve çikolata götür. Götürdükleri şeylere bakın TOMA. Bizde huzur yok sizde de olmasın diye TOMA götürüyor. Karşımızdaki akıl bu, anladığı bu: Silah. Anladığı savaş, anladığı şiddet. Gagavuz Türkleri şimdi ne düşünüyordur, “biz bu TOMA ile ne yapacağız” diye düşünüyordur. İşte bütün bu zihniyet ne yaparsa yapsın kendisini gizleyemiyor. Bu ırkçı bir zihniyettir. Bakmayın “kültür ırkçılığına karşıyım” dediğine, zihniyeti ırkçıdır. Irkçılığa karşı da yapacağımız en güçlü mücadele demokrasi, barış, bir arada yaşama mücadelesidir.

Şimdi hiç anlamı yokken, öğrenci andı meselesi yeniden gündeme geldi. 5 yıl önce bitmiş gitmiş, kimsenin sorduğu yok, kimsenin aklına gelecek bir mesele değil. Bu toplumda Türk çocuklarımız and okumuyor diye Türk olmalarında bir zaafiyet mi oluştu. Hayır. Aslında anttan çok daha beter ırkçı söylemleri o çocukların kafasına sokmak için ders kitaplarına işlediniz. Cinsiyet ayrımcılığı, etnik ayrımcılık, inanç ayrımcılığı, her şeyi kitaplara işliyorsunuz. Fakat bu ant meselesi niye ortaya çıktı. Nedir bu mesele, tıpkı her zaman yapıldığı gibi bu ülkede milliyetçilik üzerinden siyaset yapma anlayışının bir tezahürüdür.

Yine döndü dolaştı karşımıza geldi. Öğrenciler ant içmesin süt içsin süt! Çünkü bu ülkede çocuk yoksulluğu var. Çocuklarımızın fiziksel ve mental gelişimi sorunlu. Çünkü bu ülkede uluslararası sağlık örgütünün verilerine göre çocuk gelişiminde sıkıntılar var. Bunlara kafa yoracaklarına yaptıkları bu.

Türkiye bu anlayıştan dolayı hiçbir sorununu çözemediği gibi sorunlar yumağı içine her gün daha fazla sürükleniyor. Çözmenin yolu yok mu, var. Tüm programlarımızda, tüm çalışmalarımızda biz bu soruların çözümü için aslında çalışıyoruz, emek veriyoruz. Hem HDP olarak hem dostlarımızla alanında çalışan tüm STK’lar ile bu ülkenin sorunlarını nasıl çözebiliriz diye yoğun mesailer harcıyoruz. Bir de iktidarın harcadığı mesaiye bakın; yerel seçim pazarlıkları, Cumhur İttifakı birbiriyle pazarlığa tutuşmuş, af konusu, EYT konusu, and konusu. Bunlar üzerinden yürüyen hikaye pazarlıktır, bu kayıkçı kavgasıdır. Bu kavgaya son vermenin yolu halkın iradesine sahip çıkmak, halkın önderliğini kabul etmektir.

Bakın özerklik meselesi Moldova ziyaretinde ortaya çıktığı gibi önemli bir meseleydi. Bu ülkede çözülemeyen sorunların bir çoğunda karşımıza siyasi vesayet çıkıyor. İktidarın yetkisi alanında olsun olmasın her yere bulaşması onu kendi siyasi rant hesaplarına taşıması nedeniyle bu ülkede sorunlar çözülemiyor. İşte Merkez Bankası meselesi. Bağımsız mı olsun, yoksa siyasi iktidara bağımlı mı kılınsın. Merkez Bankası’nın içine sürüklendiği durum bu. Hangi müdahaleyi yaparsa yapsın artık dikiş tutmaz. Çünkü özerk değil, ne bağımsız olacak, ne siyasi vesayete bağlı olacak. Özerk olacak, özerk olacak ki halkın, toplumun, emekçilerin yararına karar alabilsin. Yani o yurttaşların çıkarları, geleceği konusunda doğru adımlar atsın. Yoksa küresel sermayeymiş, iktidarların çıkarlarıymış, bu aralığına sıkışırsa krizden kurtulmak mümkün olmaz.

İşte SGK; yeterince özerk çalışabilse belki de bu kara delikler olmayacak. Belki de bugün emeklilikte yaşa takılma mevzusunu konuşmayacağız. Çünkü bunun altında yatan sosyal güvenlik açıklarıydı. AKP iktidar olduğunda getirdiği ilk yasalardan biriydi. Türkiye’nin kara deliği kapanacaktı. Türkiye’nin iktisadi krizlerinin temelinde yatan bu mesele çözülecekti, çözüldü mü, hayır. Çok daha beter duruma sürüklendi. Neden? Çünkü siyasi iktidar SGK’nın özerkliğine müdahale etti. İşte özerklik bu denli kıymetli bir şey. Bir ülkeyi ayakta tutan meselelerin başında bu tür kurumların özerkliği gelir.

Bir önemli adres de belediyelerdir. Belediyelerin özerklik meselesi Avrupa Yerel Yönetim Özerklik Şartı’nda da nettir. Yeterli midir, değildir. Çünkü Avrupa kendi müktesebatına göre meseleyi ele almıştır. Bunu ülkemizin koşullarına göre yeniden yorumlayacağız. Ama bu yetersizliğe bile iktidarın şerh koyduğunu biliyoruz. Avrupa Yerel Yönetim Özerklik Şartı’nda şerhler var. Özellikle de mali konularda var. Çünkü merkezi vesayet yerellerin mali kaynaklarını sürekli olarak merkeze pompalıyor. Bunun karşılığında Türkiye’nin birçok yerinde savaş, yolsuzluk, yoksulluk ve şiddet var. Demokrasi meselesi buradan geçiyor yerelde söz yetki kararının kimden olduğundan geçiyor.

Eninde sonunda bu vesayetçi akıl gelir tüm haklarınızı gasp eder. İşte kayyum bu işin geldiği en kötü noktalardan birisini bize gösteriyor. Demokrasi meselesini o nedenle kapsamlı bir şekilde ele almak zorundayız. Hem yerel demokrasi hem dış politika alanındaki demokratik hamleler hem de iktisadi alanın demokratikleştirilmesi… Tüm bunları bütünlüklü olarak ele almazsanız, Kaşıkçı vakası gibi vakalara her gün tanıklık edersiniz.

Cumhurbaşkanı çıkmış Kaşıkçı vakasıyla ilgili açıklamalar yapıyor. Kaşıkçı 2 Ekim’de öldürüldü, neler olduğunu hepimiz biliyoruz. Aradan 3 hafta geçmiş, sanki olay yeri inceleme müdürü gibi çıkmış olayı anlatıyor. “Bu kameralarla sivrisineği bile yakalarız biz, nasıl oldu da gözümüzden kaçtı” diyorlar. Gözünüzden bir şey kaçmadı bu diplomaside geldiğiniz durumu size gösteriyor.

Kaşıkçı Türkiye’de öldürüldüyse neden Türkiye’de öldürüldüğünün yanıtını vermek zorundasınız. Yoksa siz Adli Tıp Kurumu değilsiniz. Siz siyaseten sorumlu bir kurumsunuz. Bu sorunun yanıtı İdlib’dedir. Bu sorunun yanıtı Fırat’ın Doğusu’ndadır, bu sorunun yanıtı IŞİD’le yapılan işlerde saklıdır. O yüzden bu soruları size sormaya devam edeceğiz. Kamera mevzusuna gelince size başka kameraları da hatırlatayım. Suruç’taki kameralar. Şenyaşar ailesinden 3 arkadaşımız hastanede onlarca kameranın çekimi altında yüzlerce gözün önünde katledildi. Kaşıkçı’yı izleyen kameraları sorduğunuz kadar bu cinayeti izleyen kameraları da sorun. Hem de bunu sabah akşam HDP’yi izleyen İçişleri Bakanı’na sorun. Size o kameraları göstersin, o kayıtları göstersin. 17 failden hala bir kişi bile neden gözaltına alınmadı onu anlatsın. Diyarbakır İl Eş Başkanımız Şerif Camcı’yı gözaltına alana kadar bu suçluları gözaltına alın. İşte o zaman o kameralar işe yarar.

İdlib meselesi Fırat’ın Doğusu meselesi ve sürekli bu saldırgan politikalar, bu savaş tamtamları siyasi iktidarın ömrü uzasın diye ağızlardan düşmüyor. Bakın burada askerde evlatlarını yitirmiş aileler var; Şüpheli Asker Ölümleri Derneği. Bu savaşın yarattığı acılardan biri. Binlerce evladımızı yitirdik. Sürekli milliyetçilik söylemini yükseltenler, silahlanma yarışına girenler, savaştan beslenenler aslında evlatlarımızı, geleceğimizi bizden alıyor. Bunu en iyi anneler babalar biliyor. Evladını yitirmiş aileler biliyor. Bu topraklarda iktidarın, bu savaşın, bu anlayışın bu ittihatçı kafanın bize dayattığı bu zulme karşı tüm annelerin ailelerinin yan yana gelmesinin artık kaçınılmaz ve en acil adım olduğuna inanıyorum.

Buradan tüm ailelerin, tüm anneleri yitirdiğimiz evlatların anısına sahip çıkmaya çağırıyorum. Bu savaşı hep birlikte durdurabiliriz. Bu savaşı iktidarın karşısında dikilerek durdurabiliriz.

Bizler evlatlarımızı bizden alanlara karşı başka evlatlarımızı yitirmemek için yan yana gelme ve bu iktidarın karşısında dikilme zamanıdır. Bunu yapamazsak evlatlarımızı yitirmeye devam ederiz. Sadece yitirmekle kalmayız, evlatlarımızı gömemeyiz bile, cenazesine katılamayız bile, taziyesine gidemeyiz bile. Şimdi dur deme zamanıdır. Ya şimdi dur diyeceğiz ya da evlat acısı ile yaşamaya devam edeceğiz. Dur demenin yolu da yöntemi de kolaydır. Bunun yolu barıştan, barış mücadelesinden geçiyor. Ama bugün barış tecrit altında. O yüzden şimdi tecride son verme zamanı. Barış tecrit altında, Sayın Öcalan’a yönelik tecrit bitmeden bu ülkede barış konusunda adım atmak mümkün değil.

Bunu yaşadık. 2013-15 arasında hep birlikte yaşadık. Şimdi bir kez daha dile getiriyoruz. Ya bir masaya oturacaksınız muhatabıyla, ya savaşa devam edeceksiniz. Bu iktidarın tercihi savaştır. Biz de onlara masa mesafesini öneriyoruz. Gelin bu masaya oturun. Biz katkı vermeye hazırız. Geçmişte olduğu gibi yine katkı vermeye hazırız. Muhatabı bellidir. Bu muhatabı yok sayarak başka muhataplar arayarak çözüm üretemezsiniz. Kürt sorununu çözmeden bu ülkeye barış ve demokrasi gelmez. Orta Doğu’ya barış gelmez. Orta Doğu’ya barış gelmezse dünyaya huzur gelmez. O yüzden gelin bu tecride son verin.

Bu amaçla Grup Başkanvekillerimiz bir yasa teklifi sunacaklar Meclis’e. Demokrasinin eşitlik ve adaletin özgürlüklerin gelişmesi amacıyla bazı kanunlarda değişiklik yapmaya yönelik kanun teklifi. Teklifin içeriği dopdolu. Çünkü bu ülkeye toplumsal barışı vadediyor. Bu ülkenin toplumsal barıştan uzaklaşmasının en önemli unsurlarından biri TMK’dir. TMK toplumu terörize etmektir. Herkes potansiyel terör. Her türlü demokratik hak kullanımı engellenmiş. Bazen OHAL’ler, bazen sıkı yönetimler farklı bir düzeye çıksa da temelde TMK olduğu sürece bu ülkede toplumsal barışı var etmek mümkün değil. İşte yasa teklifimiz bu anlamı ile önemlidir. Tüm Meclis’e çağrı yapıyoruz. Gelin kendi inisiyatif ve iradenizle bu yasa teklifine katkı sunun. Hep birlikte toplumsal barışı sağlayacak bu adımı atalım, yoksa bu iki ortağın arasındaki af pazarlığından toplumsal barış gelmez.

Bunların birbirlerine atıp tuttuğuna bakmayın, yarın yine kol kola gelirler, yarın yine akla hayale gelmeyecek af pazarlıkları, belediye başkanlığı pazarlığı yaparlar ama bu ülkeye barış gelmez. Bu ülkeye nasıl barış geleceği bizim yasa teklifimizde ortaya konuyor. Hukuk devleti olmak için hukukun üstünlüğüne uygun bir eşit yurttaşlık temelinde yan yana gelmek için, kuvvetler ayrılığının korunması için, bir an önce gerekli yasalarda uygun düzenlemeler yapılmalıdır. Bu sayede inanıyoruz ki Türkiye’de demokrasinin önü hızlı bir şekilde açılacaktır.

Sorunlar bitmiyor ama bir tarafıyla da baktığımızda giderek krize sürüklenen bir ekonomi var. Ekonomideki rakamlara baktığımızda işsizliğin yükseldiğini, hayat pahalılığının arttığını biliyoruz. Bu ülkede yaşayan insanlardan 80 milyonun 64 milyonu yoksulluk sınırının altında. Bir bütçe geldi, bırakın yoksulluğu azaltmayı aksine artıracak bir bütçe hazırlanmış. Emeklilikte Yaşa Takılanlar son günlerde en çok tartışılan konu. Ben buradan arkadaşlarıma sesleniyorum emeklilikte yaşa takılmıyorsunuz, emeklilikte Saray’a takılıyorsunuz. Çünkü bu bütçenin içine baktığımızda bütçesi 3 kat artmış Saray bütçesini görüyoruz. Doymuyor yetmiyor. Ahlat’ta saray, Akdeniz’de saray. Saraydan başka bir yerde yatamıyor Tüm sarayları kendisine bağlamış. Uçan sarayı da var. Bu sarayda yaşama alışkanlığının bedeli çok ağır. Bütçeye baktığınızda bunu EYT’de görmeniz, kamu emekçilerinin maaşlarında görmeniz mümkün.

KESK çağrı yapıyor, ek zam verin diyor. Enflasyonla beraber ücretler eridi, çünkü iktidar bırakın zam vermeyi, Ocak ayı zamlarını budamak niyetinde. Buradan kamu emekçileri mücadelesinde her zaman lokomotif olmuş KESK’e selamlarımızı gönderiyoruz. Ek zammın hem emekçilere hem de emeklilere acilen yapılması gerekiyor. Enflasyon altında ezilmemeleri için, enflasyon farklarının acilen ödenmesi gerekiyor. İnsanca yaşam için gerekli ücret düzeylerine kavuşmaları gerekiyor. Saray’a değil, savaşa değil, emekçiye bütçe diyoruz. Saray ne yapıyor, bütçeden önemli bir kalemi Afrin’de ÖSO çetelerine maaş olarak gönderiyor. İdlib’deki çetelere yoluyor. Çünkü savaştan beslenen bir Saray ancak savaş bütçesi yapar.

Sosyal devlet konusunda da bir sıkıntı ortaya çıktı. Bunların sosyal devlet anlayışı sosyal yardım anlayışıdır. Sosyal yardım değil sosyal hak dedik. Çünkü sosyal yardım yoksulluğun yönetilmesidir. Sosyal hak yoksullukla mücadeledir. Yoksulluğu bile yönetemez hale geldiler. Yakında yine uzun başlıklı bir yasa teklifi gelebilir: “Yaş almış erkeklerin evlilik sorununun çözülmesi için sosyal yardımlarda tenkisat yasası”. Meseleye bakar mısınız. Kadınlara yönelik sosyal yardım programını bir külfet olarak görüyor. Bundan nasıl tasarrufa gideceğinin yolunu arıyor.

Eskiden çok stand-upçı vardı, dikkat ediyor musunuz, artık yoklar, çünkü yarışamıyorlar. Bu komediyle, bu trajikomediyle yarışamazsınız. Böyle bir şeyi düşünebilecek hale gelmiş bir iktidar var karşımızda. Nafakaya takmışlar kafayı. Kadınlara ömür boyu nafaka verilemezmiş. Koşullar iyileşirse nafaka kesilir. Koşullar iyileşmiyorsa ne olacak? Bu ülkenin en büyük yoksulluğu kadın yoksulluğudur. O 64 milyonun içinde kadın yoksulluğunun çok şiddetli olduğunu görürsünüz. Bu yoksullukla mücadele etmeniz için atmanız gereken adımlar yerine siz kadınları yaşamdan dışlama peşindesiniz. Sosyal yardım programından çıkarma peşindesiniz, nafakadan mahrum etme peşindesiniz. İşte bu eril zihniyetin geldiği noktadır. Bu adını açık koyalım; faşizmdir. Faşizme karşı kadınlarla emekçilerle bu ülkenin özgürlükten, eşitlikten ve demokrasiden yana olan her kesimiyle omuz omuza mücadelemizi sürdüreceğiz.

Bu mücadelenin önemli etaplarından biri de önümüzdeki yerel seçimler. Güçlü bir adım atacağız. Sonrasında bu rejimden, bu anlayıştan kurtulacağız. Yerel yönetim seçimlerine yönelik çalışmalarımızı yoğunlaştırdık. Hafta sonu Amed’de bir çalıştay gerçekleştirdik. Nasıl bir kent, nasıl bir yönetim konularına odaklandık. Geçmişten geleceğe deneyim aktarımları ve özeleştirel süreçlerle bu sorulara yanıt aradık. Çok güçlü deneyimlerimiz var. Ama tüm bu deneyimleri geleceğin kentlerinde yeniden yorumlayacağız. Kadınların, emekçilerin, gençlerin, çocukların kentlerini radikal demokrasi anlayışımızla var edeceğiz. Tarımdan enerjiye kadar, ulaşımdan iletişime kadar her türlü eğitim, sağlık alanında, her türlü kamu hizmetinin demokratik anlayışla ve katılımcı bütçe anlayışımızla var edeceğiz. Şimdi tüm bu çalışmalar üzerinden bir seçim atmosferine giriyoruz. 24 Haziran seçimlerinden çıktıktan sonra ortaya koyduğumuz altyapı çalışmalarıyla önemli bir aşamaya geldik. Önümüzdeki günlerde aday çalışmalarına da başlayacağız.

Tüm bu aday çalışmalarımız her zaman söylediğimiz anlayışımızla yürüyecek: Toplumsal ittifak zemini ile. Kürt partileri ile Diyarbakır’da bir araya geldik. Bizim için aslolan temsiliyettir. Niteliksel temsiliyettir. Temsiliyeti olabildiğince en yüksek düzeye çıkarmaktır. Doğrudan demokrasinin var olamadığı yerlerde, temsiliyeti yükseltmek önemli bir adım olacaktır. Bu amaçla ittifak zemini en geniş çeperine ulaştırmaya devam ediyoruz. Sadece Amed’de, Van’da, Hakkari’de değil, sadece kayyum atanmış yerlerde yerel demokrasiyi inşa etmek ve belediyeleri kazanmak değil hedefimiz. Evet bu önemli bir başlangıç ama bunun ötesinde Türkiye’nin her yerinde demokratik anlayışımızı iktidara taşıyacak adımlar atacağız. İttifak anlayışımız güç birliği anlayışıdır.

Adaylarımız haklarımızın ortak adayı olmalıdır. HDP adayları olacak ama önceliğimiz tabanın ve halkımızın yol göstericiliğinde olacaktır, aday çalışmalarımızı bu zeminde hep birlikte yapacağız. Dayatmayla değil, faşizme karşı omuz omuza, dayanışmayla bu seçimlere gideceğiz. Tıpkı bundan önceki seçimlerde olduğu gibi bu seçimde de büyük bir başarıyı hayata geçireceğiz. Türkiye’nin demokrasi konusunda önünü açacak en güçlü adımı atmış olacağız.

Önümüzde yoğun bir gündem var. Ben tüm arkadaşlarımıza çalışmalarında hem yerelde hem de bu Meclis’teki çalışmalarımızda başarılar diliyorum.

Hep diyorlar ya “kırmızı çizgi, bizim kırmızı çizgilerimiz var” diye. Bizim de çizgilerimiz var. Bizim kırmızı çizgilerimiz, işçi sınıfının mücadele çizgisidir. Bizim mor çizgimiz, kadınların mücadele çizgisidir. Bizim beyaz çizgimiz halklarımızın barış çizgisidir. Bizim yeşil çizgimiz doğaya sahip çıkan çizgidir. Bizim sarı çizgimiz halklarımızın özgürlük mücadelesidir. Biz de bu çizgilere sahip çıkıyoruz, bu çizgilerimizle gökyüzüne umudun adını yazıyoruz.”

Jurnalci.com

ilgili haberler