Doğan Özdemir – Her Şey Daha Güzel Olacak Mı?

Her Şey Daha Güzel Olacak Mı?

Martın sonu bahar” diyerek yapılan seçimler sonrasında ülkemizin birçok iline gelen bahar nedense sadece İstanbul BŞB Başkanlığı için gelemedi. Ülkemizde bu zamana kadar gerek normal yaşantımızda, gerekse yapılan seçimlerde çeşitli hukuk garabetlerini görmüştük; dayanağı olmayan suçlamalar, fezlekesi bile yazılmadan içeri tıkılan muhalifler, mühürsüz oyların geçerli sayılması gibi hukuk katliamlarını yaşamıştık. Ama bu kez azıcık vicdanını dinleyebilen herkese “İnsaf!” dedirten bir hukuksuzluk daha yaşadık ki pes!…

İstanbul kentinin siyasi partiler için ne kadar önemli olduğu bilinir. Nüfusun neredeyse beşte birinin, ekonominin, turizmin, sanayinin merkezi oluşunun ve dünya çapında bir kent olması nedeniyle burayı elinde tutan “bal tutup parmak yalama” konumunda olabilecektir. 25 yıldır iktidarın elinde bulunan İstanbul 31 Martta el değiştirince elbette o muslukların başı olan koltuğun kolayca teslimi de beklenmiyordu. İstanbul’da yaratılan akla hayale sığmaz rantın iktidara tutkal olduğu biliniyordu ama koltuk el değiştirince üç-beş günde pislikler lağım gibi akıverecekti! Elbette buna izin verilemezdi ve verilmedi de!

Tam bir hukuk katliamı yaşadık! “Bir koltuk uğruna Ya Rab; ne yasalar çiğneniyor,” gördük… Hani çok yasadışı kararlara tanık olmuştuk ama böylesine tüm dünyanın bizi izlediği bir seçimde “YSK seçimi iptal ederek kendini aklamalıdır” şeklindeki söylemin, üzerinde halen yargıç cübbesi bulunan kişilerce anında uygulanması doğrusu beni yanılttı. Halen vicdanlarda hukuk kırıntılarının kalabileceğini, hiçbir yasaya uymayan bu kadar açık ve saçma gerekçelerle “bu seçimi iptal edemezler, sonuçları ülkemiz için çok ağır olur” diye düşünüyordum; yanıldım… Sonra bazı hırsı aklının önüne geçmiş kişilerin daha önce neler yapabildiklerini bildiğimden şimdi de neler yapabileceğini düşününce şaşkınlığım geçti.

Yasal olarak görev süresi dolmuş yargıçların ısrarla görevine devam ettirilmeleri ilk işaret fişeğiydi. Bu kadro ile bir önceki seçimde yasalar çiğnenerek mühürsüz oy pusulaları geçerli sayıldığında “atı alan da Üsküdar’ı geçmişti…” AA denen ve vergilerimizle maaş alan sözde kamu kurumunun geçen iki seçimde bizi nasıl ayakta uyuttuğunu bu kez işi sıkı tutan muhalefet ortaya çıkardığında hiç yüzleri kızarmayacaktı zaten…

Şimdi ise yasalara ve vicdanlara uymayan “bir şeyler” oldu! İtiraz süreleri geçmiş olsa da, bir önce aynı konuda tersine karar vermiş olsa da, görevleri uzatılan yargıçlar 7/4 oy çokluğu ile seçimleri iptal edeceklerdi! Gerekçe önemli değildi, sonuç önemliydi ve başarıldı.

Okuduklarımıza göre YSK 7 asil 4 yedek üyeden oluştuğu halde iktidarın istediği şekilde oy veren 4 yedek üyenin de bu toplantıya neden katıldığı henüz net olarak açıklanamadı. Ve yine toplantı boyunca evet oyu veren 7 üyenin tek bir kelime söylemeden öylece oturduğu ve sadece oylamada el kaldırdığı da açıklanabilir değil! Hele aynı zarftan çıkan 4 oydan üçünün geçerli, birinin nasıl geçersiz olabileceğini dünyanın en büyük düşünürleri bile açıklayamayacaktır!

Yasada açık olduğu gibi sandık kurullarını YSK, İçişleri Bakanlığı, Valilik, Kaymakamlık, Nüfus Müdürlüğü ve C. Savcılıkları ortak olarak belirler. Tüm bu kurum ve kuruluşlar iktidara bağlı olduğuna göre; işin daha da ilginci aynı kurulların aynı yöntemlerle önceki iki seçimde de aynı işlemleri yaptıkları nasıl görmezden gelinir? Eğer bu seçim yenilenirse muhalefetin başvurduğu CB seçiminin de yenilenmesine hangi gerekçeyi uyduracakları da anlaşılmış değil…

Yani hukuk artık halkın nezdinde güvenilirliğini tamamen yitirmiştir, bu çok acı bir durumdur. Eğer demokrasi olacaksa en başta Hukukun Üstünlüğü ve Yargı Bağımsızlığı da olmak zorundadır.

Peşi bırakılmayacaktır; ama artık olan olmuştur. Hiç değilse aynı seçmen listeleri ile seçimlere girilmesi bir zorunluluk olsa da bir şanstır. Bu durumda dün İmamoğlu’na oy verenlerin daha da artarak oylarını yükselteceği beklenir. Ama iktidar ortaklarının azıcık vicdanını dinleyebilen seçmenlerinin de “yetti artık!” diyerek bu adaletsizliğe maşa olmayacakları da düşünülmelidir. Umarım yanılırım ama iktidar tutkusu ile yanıp tutuşanlar için İstanbul kolay teslim edilecek bir yer değildir. Halkın aklında bundan sonra seçimle iktidarın devredilmeyeceği de yavaş yavaş yer etmektedir.

24 Haziran-1 Kasım seçimlerinde yaşananlar unutulmamıştır. İlk seçimi kaybedenler ülkede terör ve anarşinin patlamasına adeta seyirci kalmışlardı. Çok canlarımız yanmıştı; ama bu terör ortamı seçimlerin tekrar kazanılmasını sağlamıştı. Şimdi de aynı yöntemlerin olacağını düşünmek fazla abartı sayılmamalıdır. Eğer yasalar yoluyla yapabileceğiniz bir şey kalmadıysa ve iktidar sizin için vazgeçilemezse bu yollar mubah sayılacaktır.

SP, DSP ve HDP bir yolla baskıya alınmak istenecektir. Son İmralı görüşmeleri ilk işaret fişeklerindendir. Kemal Kılıçtaroğlu’na yapılan adi linç girişiminde neredeyse onu suçlayanları görünce, ülkemizde daha önce yaşanan benzeri olaylar akla geliveriyor. Hele dün muhalif bir gazeteci evinin önünde linç edilmeye kalkılınca bu yolun açılacağını üzülerek düşünüyorum.

Yenilenecek seçimlerde partilere yeni bir ödenek verilmeyecek olması, iktidarın ise ortağıyla birlikte İstanbul’a kamp kuracağını söylemesi elbette tarafsız olması gereken birinden beklenir miydi; yorum yok!

Özetle; böyle haksız hukuksuz ve adaletsiz kararların yine yargıç denen kişiler tarafından alınıyor olmasına iktidarın bırakın seyirci kalmayı, zorlaması, ülkemizi ancak kabile devletleri sınıfına sokar! Bunu hiç hak etmiyoruz. Hak, Hukuk, Adalet bir gün herkese gerekecektir.

Her şey çok daha güzel olacak; yaşayarak göreceğiz.